ALİ GÜLEN
Bir hastane odasında, 20 gün sonra 98 yaşını dolduracak, Kepirtepe Köy Enstitülü, 63 yıllık ÖNDER Gazetesi’nin kurucusu sevgili babam Feyzullah Aktan’ın başında beklerken, O’nun dizüstü bilgisayarındaki verileri biraraya toplamaya çalışıyorum. Ve bir süredir aynı hastane koridorunu paylaştığımız ve ne yazık ki tam da bugün toprağa verdiğimiz, Cumhuriyet öğretmeni sevgili Ali Gülen’e ilişkin yazdığı makaleye denk geldim. “Hayatta tesadüf diye bir şey yoktur” derdi bir sevgili arkadaşım. Gerçekten öyle olmalı! Ali Gülen öğretmenimiz bugün toprağa verilmişken, aslında hiç hesapta yokken hastane odasına aldığım bilgisayarda bu makalenin karşıma çıkması?... Ki, Word dosyasına baktığımda 2019 görünüyor oluşturulduğu tarih. Başka yerden bu bilgisayara aktarıldıysa belki de daha önce yazılmış bir yazı… Ama şimdi pat diye önüme düştü! Evet, hayatta tesadüf diye bir şey yok! Her şeyin bir sebebi, her şeyin bir döngüsel anlamı, amacı var! Bugünkü kuşakların belki hiç anlayamayacağı, belki sonuna kadar okuma zahmetine bile katlanmayacağı bu hayat hikayesi, aslında Atatürk Cumhuriyeti’nin ve Köy Enstitüsü devriminin kısa bir özeti… Ben sadece Feyzullah Aktan'dan aktarıyorum. Aramızdan ayrılan tüm Cumhuriyet aydınlarını sevgi ve saygıyla anarak, ileri yaşlarına rağmen hala o yolda ilerlemeye and içmiş büyüklerimizi sevgi ve saygıyla selamlayarak… Cengizhan AKTAN (12 Ocak 2026 Pazartesi / 24.00 / Keşan Devlet Hastanesi)
ALİ GÜLEN
Atatürk’ün silah ve ideal arkadaşı, 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, okutulamayan köy çocuklarını kastederek, bir gün şöyle demişti:
“Dağ başlarında ne büyük zekalar, bilim adamları, büyük komutanlar, sanatçılar, devlet adamları doğar ölür.. kimsenin haberi olmaz.”
Köy Enstitüleri, işte bu dehaları, kimsenin haberi olmadan dağ başlarında doğup ölmekten kurtarıp insanlığın hizmetine sunan kurumlardır.
Eğer o Köy Enstitüleri kurulmamış olsaydı, şu anda okumakta olduğunuz bu yazı da yazılmamış olacaktı.
Çünkü yazı konumuz Ali Gülen, öğretmen olmak yerine dağ başlarında yitip gidenlerden olacaktı…
Yalnız o mu?
Kardeşi Salih Gülen de…
Diğer kardeşi Cevat Gülen de öğretmen olamayacaklar, topluma hiçbir şey veremeden dağ başlarında yitip gidenlerden olacaklardı…
* * *
Gülen kardeşlerin şansı, babaları Recep Gülen’in “eğitmen” olmasıydı.
Recep Gülen askerliğini çavuş olarak yaptıktan sonra, her nasılsa, Köy Enstitülerinin ilk ayağı olarak Edirne’de açılmış olan 6 aylık Eğitmen Kursu’na katılmış, başarılı olup belgesini alarak, kendi köyü olan Büyük Doğanca’da okul ve öğretmen bulunduğu için, Keşan’a bağlı Mercan köyünde eğitmenliğe başlamıştı.
Eğitmen Recep Gülen, tam 23 yıl boyunca sabah yaya olarak Mercan köyüne gidip okulunu açmış, akşam da yine yaya olarak Büyük Doğanca’daki evine gelmişti.
* * *
1932 yılında Keşan’ın Büyük Doğanca köyünde doğan Ali Gülen, okul çağına geldiğinde, babası gibi kurs bitirip oraya atanan eğitmen Mehmet Sakallı tarafından
okutulmuştu. Tabii 3. sınıfa kadar…
Sonra çift çubuk…
Alman Harbi de ortalığı kasıp kavuruyordu…
Günlerden bir gün, babası, “Hadi bakalım, seni okula yazdıracağız” dedi. Aldı onu Keşan’a getirdi.
Zafer (şimdiki Ahmet Yenice) İlkokulunda önüne bir kağıt bir de kalem koydular.
“Sen şimdi öğretmen oldun, valiliğe bir dilekçe yaz” dediler.
Eğitmenleri Mehmet Sakallı onlara dilekçe yazmasını da öğretmişti.
“Ben öğretmen oldum, beni Büyük Doğancaya öğretmen tayin edin” diye yazdı.
Beğendiler.
Ve Ali Gülen 1945 yılı ekim ayında Kepirtepe Köy Enstitüsü’ne, ilkokul 4. sınıfa, yani hazırlık sınıfına gitti.
Ali Gülen, bu noktada şunları ekliyor: “Sonradan Kepirtepe’de de öğretmenlik yapan Ruhi Esin, eğitmen kursunda babamın öğretmeniymiş, beni Kepirtepe’ye göndermesi için babamı o yönlendirmiş.”
* * *
Ali Gülen, Kepirtepe Köy Enstitüsü’nü 1951-1952 ders yılı sonunda bitirerek öğretmen oldu. Çanakkale’ye bağlı Biga İlçesinin Gürgendere Köyü İlkokulu’na Başöğretmen olarak atandı.
İlkokul dedikse de ortada okul filan yoktu.
Başöğretmen Ali Gülen okul için en uygun yer olarak cami mahfilini gördü. Kepirtepe’de öğrendiklerini uygulamanın tam zamanıydı. Cami mahfilini ikiye böldü. Yarısı derslik yarısı lojman oldu. Namaz kılınacak bölüme dokunmadı.
Ali Gülen Gürgendere'deki ilk öğretmenliğinin ilk anısını şöyle anlattı:
“Zorlu yollardan geçerek geldiğim köye gazete gelmiyordu. Radyo da yoktu. Biga’ya gidip bataryalı bir radyo aldım. Radyoyu aldım ama köylü bana darıldı: köye Deccal getirmişim diye...
Her Cuma günü Cuma namazından sonra köydeki ağalar sıra ile toplu yemek veriyorlar. Ben o Cuma yemeğine gitmedim. Yemeği düzenleyen Muhsin Ağa beni buldu, yemeğe neden gelmediğimi sordu. “Köylü bana
radyo yüzünden dargın, onun için gelmedim” dedim.
“Ben sizi barıştırırım, gel” dedi.
“Bir şartla “dedim.
“Nedir şartın?” diye sordu.
“Senin de bir radyo alman” dedim.
Düşündü.
“Kaç para?” dedi.
“Ben 120 liraya aldım, 90’a da var” dedim.
“Tamam” dedi.
“Söz mü?” dedim.
“Söz” dedi.
Zaman geçirmeden, Muhsin Ağayı sıkıştırdım:
“At arabasını hazırlat, Biga’ya gidiyoruz” dedim.
“N’oldu ki?” dedi.
“Radyo alcaz ya” dedim.
Köyün imamı da bindi arabaya. Biga 28 kilometre…
Gidip radyoyu aldık.
Köye döndük. Muhsin Ağa kahvenin ortasında radyoyu açtı. Herkes üşüştü başına merakla…
Bastık düğmeye açıldı radyo…
Yıl 1953, Kore Savaşı tüm hızıyla sürüyor.
Kore saatıymış… Askerlerimizden Türkiye’deki ailelerine selamlar…
Korede asker olan ayni köyden Salim Avcı’nın sesi duyuldu: “Biga Gürgendere köyündeki aileme, babama, anama…” diye başlayınca herkes dikkat kesildi.
Ondan sonra köylüler radyoyu da beni de çok sevdiler. Radyo Deccallık suçlamasından kurtuldu…”
İki yıl kaldı Ali Gülen Gürgendere’de… Canciğer oldu köylülerle. Ama ne de olsa Marmara’nın batısı başkaydı. Özlüyordu, ama geçmek için ısrarcı olmadı…
Ta ki annesi o ince hastalığa tutuluncaya kadar… Annesi hastalanıp Heybeliada Sanatoryumunda bir süre yatıp dönünce, ona bakım için Keşan’a, mümkünse Büyük Doğanca’ya atanmasını istedi. Orası olmuyordu. En yakın köy olan Siğilli Köyü İlkokulu Başöğretmenliğine verdiler.
Okul köy enstitüleri zamanında yapılmış olduğu için işliği de vardı. Ama Demokrat Parti işliklerin işini bitirdiğinden öylece boş duruyordu.
Ali Gülen, “Bundan güzel bir derslik olur” diyerek kolları sıvadı, harcı karıp malayı eline alarak çalışmaya başladı…
“Kolay gelsin usta” diye bir ses duydu. Başını kaldırıp baktı. Tıknazca, güleç yüzlü birisi idi gelen. Elinde çantası vardı ama tahsildara benzemiyordu.
“Hoş geldiniz, buyurun” dedi Ali Gülen.
“Hoş bulduk” dedi gelen, “öğretmen burada mı acaba?” diye sordu.
“Burada” dedi Ali Gülen.
“İçerde mi?”
“İçerdedir herhalde…”
Gelen konuk okulun içine doğru yürüdü. Ali Gülen de iş önlüğünü çıkarıp ellerini harç karmak için doldurduğu su kovasında yıkayarak arkasından içeri girdi.
“Hani öğretmen?” diye sordu gelen.
“İşte karşınızda” dedi Ali Gülen.

Tıknazca konuğun güleç yüzü biraz daha aydınlandı.
“Yoksa sen Kepirli misin?” diye sordu.
“Kepirliyim” diye yanıt verdi Ali Gülen.
Gözlerinin içi de gülüyordu gelenin. “Böyle kalkındıracağız bu memleketi” dedi. Elini güçlü bir şekilde sıktı...
Gezici Başöğretmen Şükrü Akdeniz’di gelen. O da Kepirtepe Köy Enstitüsü’nde okumuş, daha sonra üst okula giderek Başöğretmen (ilköğretim müfettişi) olmuştu.
Köy öğretmenliği yaptığı dönemde, yaz tatilinde köyden ayrılmaz, son sınıf öğrencilerini bir üst okula girme sınavlarına hazırlardı. Bunun için asla para almazdı.
Bir yaz tatilinde çalıştırdığı 17 öğrencinin 17’si de bir üst okula girme sınavlarını kazanmışlardı.
Ali Gülen de Şükrü Akdeniz’in okuduğu Kepirtepe Köy Enstitüsü’nde okumuş ve ayni eğitimi almıştı. O nedenle, ondan başka türlü bir davranış beklenemezdi.
İşliği derslik haline getirmek için ödenek çıkarılmasını, ihale yapılmasını, müteahhidin işi üstlendikten sonra işi uzatıp yıl aşırtarak fiyat artışı almasını falan beklemek onların defterinde yazmıyordu.
Lazımsa yapılacaktı. Yapıyordu…
Gereken yapılacaktı. Yapıyordu…
Örneğin, Siğilli köyü halkının önemli bir bölümü ilkbaharda, okullar kapanmadan çeltik tarlalarına çalışmaya gidiyorlardı. Giderken elbette öğrenci olan çocuklarını da okuldan alıp yanlarında götürmek zorundaydılar…
Çocukların öğrenimleri kesiliyordu.
Ali Gülen bunun da çaresini buldu: Çeltik tarlalarına en yakın okul olan İpsala’ya bağlı Yeni Karpuzlu İlkokulu Müdürlüğüne bir yazı yazarak durumu anlattı. Çeltik tarlalarında çalışan ailelerin çocuklarının adlarını ve
sınıflarını bildirdi, ders yılı sonuna kadar okula kabullerini istedi. Kabul edildi ve çocukların öğrenimleri aksamamış oldu.
Başlangıcından emekliliğine kadar Ali Gülen’in meslek yaşamı, kendisine çok doğal, dışardan bakanlara anormal ve şaşırtıcı gelen ilginç buluş ve uygulamalarla doludur. Dilerim, bunları kitaplaştırır da kendisinden sonraki kuşakların yararlanmasını sağlar.
Feyzullah AKTAN










0 Yorum